Komşu Kadınlar  Şile

Line separator
Line separator
Line separator
Line separator
Line separator

Şile Köylerinin Kadınlarından Öyküler - Ovacık Grubu

Neriman

"Annem çok çalışkan, halam da, benim gibi, çok da mutlulardı. Yorulmaktan bıkmadım."

Neriman Arslanalp

1959 doğumlu.

Manav Türkü. Evli. Eşi Boşnak.

4 çocuk sahibi.

Yerel aile lokantası işletiyor. Mekanında boşnak mantısı ve gözleme pişiriyor; kahvaltılık çeşitleri hazırlıyor. 
Küçük ve büyükbaş hayvancılıkla uğraşıyor. Kendi süt ürünlerini üretiyor.

 

Sohbet Sofraları sırasında paylaşılan sözler:

Nasıl girişimci oldu?

"Arıcılık yapmaya başlamıştık. Hıdırellez zamanıydı. Hamur yoğuruyordum, derken çocukları topladım, atölyenin üst tarafında ateş yaktım, gözleme yapıyordum. Yoldan her geçen 'Abla bir tane de bana ver!' diyor, bakıyorum öbürü de 'Abla ben de istiyorum,' diyor.

Bir an dedim ki biz bu işi niye yapmayalım?

Sonra dört kazık çaktık, eşim üstüne branda örtmüş, önünde bir masa, kenara bir tezgah, Cumartesi, Pazar çalıştık. Eşim dedi ki: 'Ben çalışmam bu işte.' Biz de kızımla çalışmaya başladık.. Ve o yaz, yalnız kızımla çalışarak kenara para koyduk. İşte 18 sene önce böyle başladık.

Eşim: 'Sana daha büyük bir yer yapalım,' dedi. Ben de 'çok büyük olmasın, iki masa yeter,' dedim… Derken bir baktık sonra o da küçük geldi, ilave ettik, sonunda yeterli oldu böyle. Bir tane ağaç yoktu lokantanın çevresinde, hep biz ektik, akşam hep çiçek ektik."

Komşulukla ilgili:

"Karşıda bir öğrenci oturuyordu, üniversiteye gidiyordu, karanlıkta saat 6'da ben kalkardım, onu ben servise bindirirdim, geçirirdim. Annesinin küçük çocuğu vardı, kalkmasın diye..."

Eskiden bugüne değişenler:

"Köyde çocuklar vardı, şimdi hep yaşlılar kaldı. Şimdi hiç kimseyi tanımıyoruz. İş imkanı yok köyde, şimdi ama köye dönüş var."

"Bir oğlan bir kızla buluşamazdı, sohbet edemezdi, laf ederler diye…."

 

Çalışmakla ilgili:

"Çok çalışmayı seviyorum. Geceler gündüz olsa da çalışsam diyorum. Annem çok çalışkan, halam da benim gibi, bunca koşturmacadan çok da mutlulardı. Ben de yorulmaktan bıkmadım."

Moderatör notu: Neriman Hanım'ın köye dönüş olduğunu ifade etmesi diğer katılımcılarımızın da gençlerin kötü beslenmesine  ve cep telefonuna bağımlı oluşlarına dönük geri bildirimleriyle devam etti. Gençlerin tükenerek çalıştıkları üzerine hemfikirdiler. Konuşmalar sırasında, onların doğada çalıştıkları için çok çalışsalar da aslında gençler (çocukları) kadar yorulmadıklarını düşündüklerini söylemesi oldukça etkileyici bir farkındalıktı. Tüm bu konuşmalar sırasında ben de şehrin ne kadar yıprattığını düşünürken buldum kendimi.  - Yeşim 

Oturumlardaki 'Derin Dinleme' deneyimleri sonrası:

"Dışarısı böyle değil. Biz de ilk  başta birbirimizin lafına karışıyorduk, şimdi daha ağır, daha güzel tek tek konuşmak."

Remziye

"Toplandıkça hayatla ilgili rahatlıyorum; bedenim, beynim..."

Remziye Coşkun

1951 doğumlu.

1970 yılından bu yana Şile Ovacık’ta yaşıyor.

4 çocuk sahibi.

Tavuk, koyun, keçi yetiştiriyor. Sebze ekiyor. Keçi peyniri yapıyor.

Isırgan Otlu tarhana yapıyor, kendisi üretmiş tarifi; çünkü yaşadığı bölgede bolmuş ve lezzet kattığını fark etmiş çorbaya.

Kendi deyimiyle: "Yoktan varlık yaratmayı öğrenmiş" hayatta.

Kendisi şöyle anlattı:

Nasıl bugünlere geldi?  "Yardım etmek kolay ama yardım istemek çok zor işte. Yüzüm tutmaz bazı şeylere."

"Rahmetli oğluma doğum yaptım. Bir buçuk aylık bebek. Mayıs ayındaydık, hava ısınıyordu, oğlum Mart'ta doğmuştu. Üsküdar’da oturuyoruz o sıra. Karnım aç, para yok. Alt katta bakkal var. Karşıda komşum balkonda masayı öyle donatmış ki, masada yok yok. Karnım aç, aldım oğlumu kollarıma boynum bükük bakıyordum,  kadın bir şey ikram etse de ağzıma atsam diye bakıyordum. Kadın bana sordu: 'Ne yapıyorsun? Bebeği neden çıkardın?' Ben de: 'Güneşlenmeye çıkardım,' dedim. 'Benim misafirim gelecek, ben de masayı hazırladım, buyur gel bir çayımı iç,' dedi. Ben de tanımıyorum etmiyorum, bir dilim ekmek isteyemedim, gidemedim, aramızda bir taş duvar var, geçemedim.

Çıktım evime, oturttum çocuğu kucağıma serdim, hem emziriyorum, hem ağlıyorum.

Beyim geldi akşam, kadından bir lokma bir şey yemiş olsam içime atacağım atamadım. Beyim öyle görünce: 'Ne oldu sana diye sordu?' Komşudan borç almasını ve yiyecek bir şeyler satın almasını istedim; ama komşuda misafirler olduğu için o da isteyemedi.

El işleri yapardım, arada para gelirdi bir kadından, o da destek olurdu aslında ben istesem, ama ben ondan da isteyemedim."

Zamanında evlenirken evden kaçtığım için, hiç kimseye 'işimiz iyi değil, açım' diyemedim.

El işlerimden gelen parayla kocam gitti bir şeyler aldı sonra ve karnımızı doyurduk.

Açlık ve rezillik çektik.

Bundan sonra hiç kimsenin benim yaşadığımı yaşamasını istemiyorum, hiç! Elimden geldiği kadarı ile…."


Köylerdeki imece hakkında:
"Şimdi köyde düğünlerde toplanılır. Dört ayrı fırın var köyde, hepsinde birden börek pişirilir. Komşularla yardımlaşma var burada. Geçenlerde olan bir düğünde 70 veya 100 tepsi börek hazırlanmıştı komşularla."

Nasıl evlendi?

“Eşimi bir kere görmüştüm, beğendim, biz nişanlıydık kaçtığımda. Okunmuş leblebi mi yedin diye sordular. Eskiden evlilik görücü usulü, baba zoruyla oluyordu, şimdi okuldan tanışıyorlar. Eskiden babalar vermeyince kızlarını, hocaya muska yaptırıyorlardı.

Ben de kaçarak evlendim, annem bana hakkımı helal etmiyorum diyordu, içinde kin vardı, seni sevmiyorum kaçtığın için diyordu. Keşke bu alın yazısı deseydi, bana beddua okumasaydı. Ama babam kızmadı.

Şimdi birisi kaçacak olsa ben 'kaçma' derim, 'iyilik ile git'. Babalara da: 'İyilikle ver, yoksa kızın kaçacak,' derim.

Gelinlik giymedim, çok büyük arzu kaldı içimden çıkmıyor, düğün olmadı.”


Zeliha'yı bu noktada Remziye teselli ediyor: “Sen kaçtıysan bile biz düğün yaparız, gelinlik giydiririz, keşke o zaman tanışsaydık söylerdik kaynanana….”


Sohbet Sofraları oturumlarımızla ilgili: 
"Toplandıkça hayatla ilgili rahatlıyorum, bedenim, beynim…”

Moderatör notu: "Remziye büyük oğluyla eşinin vefatından beridir oğlu çok sevdiğinden yoğurtlu börek yapamadığından bahsetti. Ölümün ağırlığını hepimiz üzerimizde hissettik. Eşi ve oğlunun ölümüyle gözleme yaparak para kazandığı işletmesini de durdurduğu bilgisini edindik. Diğer katılımcılar bu noktada destek içeren cümleler söylediler. Önceden tanışıyor olsalar onu yalnız bırakmayacaklarına dair. Kalbimin ısındığını hissettim. Ölümün güçlü bir buz kırıcı olduğunu söyleyebilirim. " - Yeşim

Saniye

"Gün geçiyor, öyle geçti vakit, yemek, bulaşık. Hafta sonları da torunlar…"

Saniye Ankara

1950 doğumlu.

Şile İmrendere doğumlu. 54 yıldır Ovacık’ta yaşıyor.

Evli ve 5 çocuğu var.

Manav Türkü.

 

 

"Gün geçiyor, öyle geçti vakit, yemek, bulaşık. Hafta sonları da torunlar…"

Moderatör notu: Saniye Hanım’ın koşturmaca halinde başkalarına hizmetle geçen zamanı bu kadar yalın betimlemesi, ilk oturumda sorduğumuz sorulara aldığımız yanıtlara da yansıdı.
“Kendiniz için en son ne zaman yemek pişirdiniz” sorusunun cevabını alamayınca “Kendiniz için hiç yemek pişirdiniz mi” sorusuna iki yumurta kırmak biçiminde sadece karın doyurmaya dönük cevaplar aldık. Üstelik niye pişirmeleri gereksin'in şaşkınlığıyla verdiler bu cevapları. Yılmadık: “Kendiniz için pişirecek olsanız ne pişirirdiniz? diye sorduk. Buna da gene “erişte vb.”, “evde en kolay ne varsa” biçiminde cevaplar alınca en sonunda soruyu: “Biri sizin için yemek pişirecek olsa ne pişirsin isterdiniz?” diye sorduğumuzda özen gerektiren, zaman alan, bilindik ve duygusal dünyalarında yeri olan (annemin yaprak sarması gibi) yemekleri seçtiklerini gördük. Ne zor şey insanın kendisi için bir şey yapması. Ne zor bu topraklarda kadın olmak. Neyse ki çocuk olunabilinen zamanlardan yakalayıp sevilmeyi hatırlıyor insan." - Yeşim

Ulviye

"Beraber pişirmek sevgi katıyor,sohbet katıyor."

Ulviye Yıldırım

1970 doğumlu.
Evli ve 2 çocuğu var.
30 senedir Çayırbaşı'nda yaşıyor. Selanik göçmeni.
Çiftçilik ve bahçecilik yapıyor. Tavukları var. Sebze yetiştiriyor, pazarda satıyor. Kedi ve köpek bakıyor.

 

Sohbet Sofraları sırasında paylaşılan sözler:

Yetiştiricilik ve işbirliği hakkında:

“Fasulyeleri tohumdan büyüttüm, çapaladım, topladım, yıkadım, turşu yaptım bu hale geldi…Birileriyle beraber pişirmek sevgi katıyor, sohbet katıyor."

Yemekler ve çağrışımlarıyla ilgili:

“Bugün pişirdiğim yemekler bana annemi ve babaannemi hatırlatıyor. Çok özledim annemi, çok erken gitti. Közleme biber çok severdi, et pişirmez biber pişirirdik…(daldı ve) "annem sanki" dedi. Vişne suyunu çok severdi. Yaşlandıkça ben de daha çok vişne suyu içmeye başladım. Huyum suyum değişiyor annem gibi, bilinçli değil, gitgide daha çok anneme benziyorum.”

Evlilik ve aile yaşamıyla ilgili:

“19 yaşımda gelin oldum, her şeyi kayınvalidemden öğrendim. Karalahanayı bilmezdik, Laz kayınpederimden öğrendim. Ayaz olunca karalahanayı öldürüyor, öyle lezzetli oluyor. 12 kişi bir evde otururduk o günlerde.”

“İlk önce elektrik ve güven çok önemli, eşim benim arkamdaysa ben yıkılmam gibi geliyor. Babası da öyle, halen yaşıyor, halen koruyor, dağ gibi, şimdi oğlum da öyle. Çok güvende hissediyorum, hiç korkmuyorum, biz aile olarak toparlanırız bir şey olursa.”

Kadının tutumluluğu ile ilgili:

“Kayınpeder soruyor geline: ‘Kızım, kibrit getirir misin?’ Orada şömine yanıyor.
Eğer kibrit getirirse ondan kadın olmaz, orada şömine yanarken maşa ile alacak getirecek ateşi. Tasarruflu hanım olmak gerek.”

Moderatör notu: “Ulviye Hanım’ın Selanik’ten küçük yaşta geldiği için hem bölgeye hem eşinin kültürüne adaptasyonda çektiği zorluklardan ve bu aşamada kayınpederinin ona karşı sağlıklı bir ebeveyn modeli olduğundan bahsetmesi kucaklayıcı bir yaklaşımın zorluklarla başa çıkarken yaratabileceği olumlu değişime dair umut vericiydi.”  - Yeşim

Komşu köylerle dayanışmaya ve çocuk büyütmeye dair:

“27 sene önce, Yeniköy'den geldiler (Boşnak köyü). Eskiden karpuza gelirlerdi, çapalamaya, hiç unutmam yani yardıma gelenleri…. O yardıma o kadar ihtiyacım vardı ki o zaman. 

Boşnak Zeliha giriyor söze: “Çocukları koyarlardı sırtlarına, bağlarlardı.

Ulviye devam ediyor: “Şimdi çapalıyorum ya, kasa var ya, çocuğumu oraya koyardım, gölge keserdim ağaçtan. Koyardım ki gözümün önünde olsun, yılan gelmesin süt çocuğuma; çünkü çapalamamız gerekirdi. Öyle büyüttüm çocuğumu, hep kasalarda…”

İlişkiler ile ilgili:

“Bir bardak kırıldığında yapıştırsan izi duruyor, silersin o izi; ama silmek uzun sürüyor…Kabuk bağlar ama izi silmek çok sene sürüyor.”

Kaçarak evlenenler ve affedememekle ilgili:

“Bir baba bile 40 sene önce kaçarak evlenen kızını affetmiyor, 5 kızı var, hepsi ile iyi ama kaçan için ‘O benim kalbimi kırdı, ezdi gitti’ diyor. Başka şey bilmiyor, barışmak bilmiyor.”

Barışmak ile ilgili:

“Bazen bir akrabamın söylediği şeylerden gocunurdum. Sonra o gelirdi bir tabakla: ‘Şunun tuzuna baksana’ derdi. Maksat barışmak, gönül almak ya, hepsini unutuyordum.”

Sohbet Sofraları oturumlarımızla ilgili:

“Bizi insan yerine saydınız. Kendini beğenmişler gibi değilsiniz.
Ben etrafımdakilere: “anlayış göster” derim, bakış belki değişir. Mutlu olmaya bakar. (İnsanlar birbirinden farklı da olsa) Hiç kimse birbirini kırmak istemesin, bakışlar başka türlü de olsa. İnsanları sevince onlar seni, beni dinliyorlar.”

İsrafla ilgili:
“Bol tüketmememiz lazım, yeni nesil ne yapacak? Doğmamış yetimin hakkı var. Bu israf neden, yazık günah değil mi? İsrafa karşıyım!”

Zeliha

“Birlik, güzellik olduğunda her iş olur!”

Zeliha Arslanalp

1943 doğumlu.

Boşnak. 77 yıldır Yeniköy’de yaşıyor.

Evli, 5 çocuğu var.

Sohbet Sofraları sırasında paylaşılan sözler:

"Annem Manav, Babam Boşnak, ama annem aynen Boşnak gibi öğrendi Boşnak yemekleri yapmayı."

 

"Kırk-elli sene evvel kaşık yoktu, bir ağaç kaşık paylaşırdık, bir kase… ortada olurdu yemek, ortasında çukur açardık yoğurdu oraya dökerdik.

Yoğurtlu Kurabiye yapardık, ev için sade, misafir gelince kuru çay ikram etmezdik ama askeri geçirirken, asker için kurabiye pişirirken içine kesme şeker koyardık ya da şeker serperdik.

Oğlumu askere gönderirken yaptım. Sonra üç ay sonra dağıtıma geldiği gün de yine o kurabiye halen vardı, hiç bir şey olmuyor o kurabiyeye, güzelcene yağlı kağıda sardım, çinko tencereye koydum kapattım."

 

"Börek, hamur olmazsa düğün sayılmıyor. Düğün başına keşkek geliyor! (düğünlerde Keşkek'in vazgeçilmezliği manasında)

Keşkek koca koca kazanlarda yapılıyordu (zor iş, kol kuvvet ister, erkekler karıştırırdı). Koca kazanlar her köyde olmuyor, buradan (diğer köylerden gelen kadınları işaret ediyor) geliyorlardı kazan bulmaya keşkek için.

Düğün davet için davul zurna dolaşıyorlardı, sepete kurabiye gibi küçük ekmekler davetiye ile dağıtıyorlardı. Bazen börek, helva, kuru üzüm, küçük fitillerle dağıtıyorlardı.

Yılbaşı kutlanmaz ama yılbaşından bir gün önce balkabağı pişiririz, bolluk olsun, ama yılbaşına özenmeyeceksin."

Toplumsal cinsiyete dair:

“Bebek olunca erkek ise kol böreği yapılır, kız olursa muska şeklinde börek.
Kimi erkek (çocuk) daha çok seviyor, Allah veriyor, evlat ayrılmaz. Eli ayağı düzgün olsun, kız erkek aynıdır. Bilmiyorsun kimin ekmeğini yiyeceksin.”

Evlilik ve kız kaçırma ile ilgili:

“Kızlarım kaçarak evlendi, kabullenmek zor….”

Saniye'ye kaçarak evlenmesi ile ilgili:  "Kaçtıysan bile biz düğün yaparız, gelinlik giydiririz, Keşke o zaman tanışsaydık söylerdim kaynanana."

“Kaç gelin benim gelinliğimi giydi, yeni almaya gerek yok.”

Neriman’ın (Zeliha’nın görümcesi) kaçırılmasının hikayesi:

“Kardeşim ilk Neriman'ı getirdiği akşam benim hiç haberim yok. Evim iki katlı, alt katta cam kenarında oturuyorum, birisi geldi cama vurdu. Ne oldu diye kalktım. Rahmetli ağabeyimdi cama vuran; ama camdan bir şey söylemedi. Kapıya çağırdı. Korkudan elim, ayağım titredi. 'Hakkı kız kaçırdı!' dedi. 'Allah belanı vermesin, daha önceden söylesene!' dedim. Ağabeyim cama vurunca ne olduğunu bilmeden elim ayağım titredi, başka ne ile karşılaşacağımı bilmeden yüreğim hopladı, heyecana kapıldım, ama sadece Hakkı kız kaçırmış. Halen böyle bir ses duyunca kalbim atar.
Kendime gelince 'Hayırlı olsun' dedim, kızı bilmiyordum. Neden kaçırmak gerektiği hakkında hiçbir fikrim yok.”

“Gelini evlat gibi bileceksin. Geline kötülük yaptıysam o zaman oğluma kötülük yapmış olurum. Gelin evlattır!”

Kendi evliliği ile ilgili:

“Aynı köydeydik, biz beğeniyorduk. Deseler gene evlenir misin, gene onla evlenirim!”

“Sabah kalktım sobayı yakmaya, kahvaltısını hazırlamak için, eşim de: ‘sen yapma, ben yaparım’ dedi ama ben kıyamadım, işlerini yaptım gelmeden.”

Moderatör notu: Katılımcılarımızı köylerinden arabayla alırken, bir baktık ki Zeliha Hanım dışarıda bizi beklerken eşi de cama çıkmış yolu izliyor. Tanıştık ayaküstü. Vedalaştılar öyle gitti. Sorduk hep böyle mi diye. ‘Evet’ dedi, bakkala bile gitsek birbirimize haber veririz.” Ölümün nerede yakalayacağını bilmemenin kabulüyle, bunca yıllık evlilik sonrası hâlâ birbirini camdan uğurlamak yüreğimi okşadı. Sıcacık şefkatle sevmek ve sevilmek ne güzel şey. 

- Yeşim

Yemekle ilgili anılar ve anılarla gelen kişilere dair:

“Tatlı yapacağım, hiç yapmamışım. Annem bir yere gitmişti, beyimin halası bizim eve yakın, hem söylüyor, hem gösteriyor, hem yapıyor. O zamandan beri bu tatlıyı yaparken onu hatırlıyorum.” (Boşnak Kurabiyesi)
 
Köyler arasındaki kültürel farklılıklar ve işbirliği ile ilgili:

“Cenaze, düğün, doğum …..bunlar hep kalabalık.”
“Birlik, güzellik olduğunda her iş olur!”
“Komşunun tarlasında mısır kırılacak, sapı biçilecek, o gece o mısır soyulurdu, ama nasıl? Türkü ile şarkı ile!
“Tarla biçilecek ise 15 kişi girerdik orağı ile tarlaya, o gece o tarla biçilirdi.
Tarhana mı kurutulacak? Hep beraber yapardık….”
 
Emek ile ilgili:

“Hamuru saklamaya gerek yok, ellerimiz makine! Lazımsa aç taze taze - hiç!”

Sohbet Sofraları oturumlarımızla ilgili:

“Sanki ben yeni dünyaya gelmişim. Güzel muhabbet ederken konuşuyorken bana öyle geliyor, daha samimi….”

“Farklı yerlerden gelsek de anlayışımız aynı, samimiyet, güler yüz, sevgi….”

Derin dinleme yöntemiyle ilgili:

“Vallahi ben evde çoluk çocuk ile deniyorum!”

Yeşim'in ilave yorumları:

Sorulara geçmeden önce grubun biraz dağıldığını ve yemeklere odaklanmadığını fark ederek spontan bir şekilde bilinçli farkında yeme egzersizi (mindful eating) için katılımcıları 2 dakikalık sessizliğe davet ettim. Çanı çaldım ve tekrar çalana kadar yemeklere odaklanmalarını istedim. Henüz daha birinci dakika dolmadan Zeliha Hanım: “Sessizlik oldu, bir yerde kız doğdu herhalde,” deyiverdi. Sessizlik anının bilinçdışından bu bilgiyi getirmesi çok ilginçti. Diğer katılımcılarımızdan bir ses yükselmedi, hiçbir şey olmamış gibi devam ettik. İkinci dakika dolduktan sonra bitirdik ve geribildirim aldık. Yemeklere odaklanmanın nasıl geldiği sorusuna dönük Remziye Hanım egzersiz öncesi verdiğim bilgiye gönderme yaparak: “Dediğin gibi çok zormuş benim aklım hep başka yerlere, yapacağım işlere gitti”  dedi.  Benzer sesler gruptan yükseldi. İlginç bir durum da Zeliha Hanım’a “zor oldu sanırım” gibi bir cümleyle topu attığımda konunun bir anda yemek masasında sessiz kalınmasının aslında geleneklerde olan bir şey olduğu bilgisinin masada katılımcılar arasında konuşulmasına yol açması oldu. 
Zeliha Hanım: “Babam da hep sessiz ye derdi, yemeğe manasını vereceksin diye, ne manası varsa artık,” dedi.  Mindfulness’ın kültürde yerinin olmasından ve bu kadar yalın bir şekilde ifade bulmasından dolayı biz Jodie’yle şaşkınlık ve hayranlık arası bir çizgide gözgöze geldik. Öte yandan bazen çocukken öğrendiğimiz kadim bilgileri belleğimizden geri çağırsak bile tam anlamını kavrayamadığımızdan yaşamımıza uygulamadığımızı gördüğümde içerliyorum.

Jodie'nin ilave yorumları:

Tutumluluk ile ilgili:

Kültürümüzün değişeceği bir zamana giriyoruz: hani yokluktan, bolluktan geçtik, şimdi israf zamanlarına geldik. Tekrar yokluğa geçmemek için güzel bir tutumluluğa geçmek lazım ki sizler tutumluğun özünü biliyorsunuz…. Bizim buradaki paylaşımlardan belki başkalarına tekrar tutumluluğu hatırlatabiliriz.

 

Köyün yabancı birine karşı duyguları ile ilgili:

Köye yeni biri gelince, o biri dostça davranmayınca, uyum sağlamayınca, misafirperver olmayıp komşu ilişkilerine ve alışkanlıklarına yabancı davranınca, o zaman sadece kişiyle ilgili algılanmıyor.  Köylüler öfke duyuyor, çünkü kişisel boyutta kalmıyor. Yabancı birinin uyumsuz davranışı onlara göre köyün yapısını bozuyor ve tehdit altında hissettiriyor. Aslında bizler, köylüler olarak göç yüzünden kayıp verdik, köyler nüfus olarak küçüldüler. Acaba sadece yeni gelenlere mi kızıyoruz, yoksa bir de kendimize mı kızıyoruz? Köyün özüne, sadeliğine ve bütünlüğünü sahip çıkamadık diye?